Profile~έ~č~έ~PhotosBlogLists Tools Help

Blog


    October 28

    ispanyol meyhanesi

    Kararmış tahta masamızda bir şişe şarap, 
    Gecelerden bir gece bezginiz. 
    Üstelik adamakıllı sarhoşuz. 
    Ellerin, ellerimde. 
    İspanyol meyhanesinde bir kadın 
    Çığlık çığlığa şarkı söylüyor. 
    Belli yıkılmış bir kadın. 
    Hayli çirkin, hayli geçkin, ağlamaklı. 
    Zayıf, incecik elli, kalın dudaklı. 
    Sesi bir tokat gibi patlıyor kulaklarımızda; 
    Yüzümüz al al oluyor. 
    İçimiz hüzün dolu, kahır dolu, 
    Gözlerimiz kanlı. 
    İspanyol meyhanesinde bir gece 
    Seninle başbaşayız 
    Üstelik sarhoşuz adamakıllı. 
    Daha içelim, daha içelim. 


    Başını dizlerime daya gözlerin kapalı 
    Ağla biraz, 
    Bak ben de ağlıyorum. 
    Ocakta odunlar sönüyor 
    Görüyor musun? 
    Çığlık çığlığa bir kadın 
    Duyuyor musun? 
    Ah ölelim artık; 
    Bitsin bu delicesine koşu, 
    İspanyol meyhanesi yerin dibine batsın. 
    Yeter! yeter! 
    Öleceksek ölelim. 
    Hadi vur kendini şaraba 
    Kedere ve aşka vur. 
    Daha içelim, daha içelim. 

    Alkol duvarını geçelim artık; 
    Damarlarımızdan ispirto akmalı. 
    Hey garson! 
    Sustur şu çığlık sesli kadını. 
    Söyle masamıza gelsin, içelim. 
    Hey garson! 
    Bütün hesaplar benden bu gece sen de iç. 
    Kapat kapıları; 
    Yabancı gelmesin. 
    İspanyol meyhanesinde öldüğümüzü 
    Kimse bilmesin. 
    Daha içelim, daha içelim
     

    İSTANBUL AĞRISI


    Kanatları parça parça bu ağustos geceleri
    Yıldızlar kaynarken
    Şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
    Sen
    Eğer yine İstanbul'san
    Yine kan kopuklu cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
    Pançak pançak şiirler tüküreceğim
    Demek yine ben
    Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
    Kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
    Yahudi sokaklarını aydınlatan Telaviv şarkıları
    Mavi asfaltlara çökmüş
    Diz bağlıyor
    Eğer sen yine İstanbul'san
    Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
    Sirkeci Garı'nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp
    İntihar dumanları içindeki Haydarpaşa'dan
    Anadolu üstlerine bakıp bakıp
    Ağlayan
    Sen eğer yine İstanbul'san
    Aldanmıyorsam
    Yakaları karanfilli ....... eğer beni aldatmıyorsa
    Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
    Yine senin emrindeyim
    Utanmasam
    Gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
    Kendimi yani şu bildiğim Atilla İlhan'i
    Zehirleyebilirim
    Sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
    Tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
    İmtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den
    Tophane İskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş
    Direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şöförler
    Uykusuz dalgalanıyor
    Ulan İstanbul sen misin
    Senin ellerin mi bu eller
    Ulan bu gemiler senin gemilerin mi
    Minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
    Liman liman götüren
    Ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
    Akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
    Neden durmaksızın imdat kıvılcımlari fışkırıyor
    Antenlerinden
    Neden
    Peki İstanbul ya ben
    Ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
    Gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
    Ya benim kahrım
    Ya senin ağrın
    Ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
    Çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
    Burgu burgu içime boşalttığın
    O senin ağrın
    O senin
    Eğer sen yine İstanbul'san
    Yanılmıyorsam
    Koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
    Sicilyalı balıkçılara Marsilyalı dok işçilerine
    Satır satır okumak istediğim
    Sen
    Eğer yine İstanbul'san
    Eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
    Ulan yine sen kazandın İstanbul
    Sen kazandın ben yenildim
    Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
    Yine emrindeyim
    Ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
    Parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
    Hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
    Yanılmıyorsam
    Sen eğer yine İstanbul'san
    Senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
    Gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
    Bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
    Ulan bunu sen de bilirsin İstanbul
    Kaç kere yazdım kimbilir
    Kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
    1949 Eylül'ünde birader mirc ve ben
    Sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
    Sana taptık ulan
    Unuttun mu
    Sana taptık.
     
    ATTİLA İLHAN
     
    October 08

    (¯`v´¯)işte aşk(¯`v´¯)

    Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez....

    Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

    Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu...

    Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

    Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

    Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.

    Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...."

    Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

    Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

    Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...."

    - "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

    Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

    İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.

    Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

    Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

    - "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..."

    Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

    "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."
    October 07

    ..::ömer hayyam'dan rubailer::..

    Her gece aklım dalar gider engine.
    Ağlarım, inciler dolar eteğime.
    Sevdalıyım, şarap dayanmıyor bana:
    Kafam baş aşağı çevrik bir tas mı ne!

     

    Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
    İki başımız var, bir tek bedenimiz.
    Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
    Er geç baş başa verecek değil miyiz?

     

    Benim halimden haber sorarsan,
    Bir çift sözüm var sana, yürekten:
    Sevginle gireceğim toprağa,
    Sevginle çıkacağım topraktan

    October 05

    hacettepe

    gördün mü bak bizden öteside warmış
    yaşananların hepsi meğer birer yalanmış
     
    kaderimde buda mı wardı
    sevdiğimi başkalarıyla göreceksem eğer kör olsun bu gözler
    hiç görmeyeyim bidaha
     
    yaaaar ellerin nerde
    ya benide götür yada gitme
    bilirsin sensiz ben hiç yaşayamam ki
    ölürüm hasretinle!...
     
    geceler uykusuz geçer oldu ömrümde
    anılar birer birer batırır hançeri kalbime
     
    kaderimde buda mı wardı
    sevdiğimi başkalarıyla göreceksem eğer kör olsun bu gözler
    hiç görmeyeyim bidaha
     
    yaaaar ellerin nerde
    ya benide götür yada gitme
    bilirsin sensiz ben hiç yaşayamam ki
    ölürüm hasretinle!...
     
     
    September 25

    kadınlardan korkulur

    Kadınlar aldatılmaya gelmez. hayat boyu unutmuyorlar. İntikamları da korkunc oluyor Teksaslı bir kadın bosanma davası sonuclanır sonuclanmaz genc, yeni sevgilisiyle seyahete cıkan eski kocasının bahcesindekı baha bıcılmez yunan tarıları nı simgeleyen heykellerin hepsinin cinsel organlarını bir heykeltrasa sunnet ettirmiş Yine Amerika da kendisii sekreteriyle aldatan kocasının iş yerine giden bir kadın Yoetim kurulu toplantısının yapıldıgı salona dalmıs herkesin için de kocasına aldatıldıgını bildigini haykırmıs rezaleti onlemek isteyen kocası 'karım normal değil. Cıldırmıs ' deyince de cantasından bi tabanca cıkarmıs 'evet benı cıldırttın şimdi sıra bvende ' diye cvb vermıs sonra elındekı sılahı dogrultup bi care adama 'once su kafandakı perugu cıkarda kelin gozuksun ' diye emretmıs . adam perugu cıkarmıs 'simdi cık bakalım su masanın ustune ve cırılcıplak soyun' demiş kocası kılodunu ındırdıgı an korku ıcınde onu ızlemekte olan admaın sekreter sevgilisine donmus ve ' bunu hala istediginden eminmisin? ' deyip odayı terk etmiş. kadının elındekı tabanca da oyuncak tabancaymıs ya buna ne dersiiz ...? zampara gecinen adamın biri ikili oynuyor ve aynı anda iki kadını ıdare edıyormus. daha dogrusu ettigin sanıyormus kadınlar kısa sure sonra bu durumu kesfetmısler ancak ona bır sey caktırmamıslar ikisi bir araya gelıp kendilerini aldatan adama karsı guc birligi yapmaya karar vermişler ikisi de ayrı ayrı ama aynı gun ıcınde adama gidip ondan hamıle kaldıklarını mujdelemısler (!) adamın yuregine inmiş sonra da beceriksiz capkının verdigi kurtas paralarıyla birlikte iki kadın Hawai ye tatıle cıkmıslar ...siz siz olun kadınları kızdırmayın .onlardan korkulur aldatıldıgında ya da terk edıldıgın de canavarlasıyor kadınlar. eşinin şilteinin kesip icine bayat balık koyanlar adm ın uykusunda cinsel organını japon yapıstırıcıyla gobegıne zamplayanlar diş fırcasıyla tevaleti temizleyip kullanması ıcın yerine koyanlar ofisine onun adına escinsel dergiler ve seksi oyunculardajn derlenmiş hediye paketi gondernler, intikam amacıyla kredi kartını insafsızca kullananlar , ic camasırları ve coraplarına kasınma tozu dokenler pabuclarının içine bal dokenler ve en gebergenı televızyonun uzaktan kumandasını saklayanlar .. bir dusunun .. deger mi hic kadınları kızdırmaya? bunlar yapabılceklerinin yanında uvertur de kalabılır . ornegin gidip en iyi arkadasınızla sizi aldatabılır. Unutmayı bunları sakın beyler. Rhat bir yerlerinize bat mıyorsa oturun oturdugunuz yerde ....
     
     
     
     
     
    nihohahahhahaha (6) korkun bisdenn (6)
    September 24

    Attila İlhan-Aysel Git Başımdan

    aysel git başımdan ben sana göre değilim

    ölümüm birden olacak seziyorum

    hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

    aysel git başımdan istemiyorum

    benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün

    dağıtır gecelerim sarışınlığını

    uykularımı uyusan nasıl korkarsın

    hiçbir dakikamı yaşayamazsın

    aysel git başımdan ben sana göre değilim

    benim için kirletme aydınlığını

    hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

     

    Islığımı denesen hemen düşürürsün

    gözlerim hızlandırır tenhalığını

    yanlış şehirlere götürür trenlerim

    ya ölmek ustalığını kazanırsın

    ya korku biriktirmek yetisini

    acılarım iyice bol gelir sana

    sevincim bir türlü tutmaz sevincini

    aysel git başımdan ben sana göre değilim

    ümitsizliğimi olsun anlasana

    hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

     

    sevindiğim anda sen üzülürsün

    sonbahar uğultusu duymamışsın ki

    içinden bir gemi kalkıp gitmemiş

    uzak yalnızlık limanlarına

    aykırı bir yolcuyum dünya geniş

    büyük bir kulak çınlıyor içimdeki

    çetrefil yolculuğum kesinleşmiş

    sakın başka bir şey getirme aklına

    aysel git başımdan ben sana göre değilim

    ölümüm birden olacak seziyorum

    hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

    aysel git başımdan seni seviyorum

    irem-hayalet sevgilim

    Ceza mı bu? Çektiğim çile mi?
    Yıllardır tuttuğum nöbet bitmeyecek mi?
    Bir küçük kartanesi gibiyim avucunda eriyen.. Dön bebeğim..
    Gözyaşlarını görürsem erir kanatlarım..
    Uçamam rüyalarında yanına..
    Sonsuzluk senle başladı.. O küçük dünyamda..
    Unutma gittiğinde yarım kaldım..
    Çöllerdeyim yanıyorum..
    Kutuptayım üşüyorum..
    Ceza benim çekiyorum.. Ne olur dön..
    Uzanıyorum tutamıyorum..
    Özlüyorum ağlıyorum..
    Yasak mısın anlamıyorum.. Ne olur dön..
    Sevmesen de beni.. Özledim sesini.. Git desem de yine gitmesen..
    Yıllardır çektiğim bu hasret mi çile mi? Haram mısın bana bir bilsem..
    Bebeğim benim.. Hayalet sevgilim..
    Bebeğim benim.. Hayalet sevgilim..